Skip to main content

Kitaplar hakkında söylenmiş en güzel sözler

Kitaplar çok iyi dostlardır; ama ödünç verildiklerinde çok acı çekerler, öylesine kırılırlar ki bir daha asla geri dönmezler.

Rober de Flers

Kitaplara karşı olan düşünce ve davranışlarımı en güzel özetleyen cümle bu. Daha önce defalarca belirttim kitaplarım ile aramda çok özel bir bağım olduğunu. Ne kolay kolay birine kitap veririm, nede verdiğim kitabı verdiğim kişide bırakırım. Birine hediye etmek için okumadığım bir kitabı alsam acaba ben okusam da ona başka bir şey mi alsam diye düşünürüm. İşte böylesine tutkunken kitaplara, aklıma onlarla ilgili söylenmiş sözlerde bir derleme yapmak geldi. Buyurunuz kitaplarla ilgili söylenmiş binlerce  güzel sözden bir kaçı.

  • Bir insana okuma aşkı ve onu tatmin edecek kitap verin; emin olun ki bu adam mutlu olacaktır. (Sir John Herschell)
  • Mümkün olsaydı her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim. (Horace)
  • Kitapsız yaşam kör, sağır ve dilsiz yaşamaktır. (Seneca)
  • Kitaplar yaşadıkça geçmiş diye bir şey olmayacaktır. (Bulwer – Lytton)
  • Tanrım bana kitap dolu bir evle çiçek dolu bir bahçe ver. (Konfüçyüs)
  • Kitaplarım bana yetecek kadar büyük bir krallıktır. (William shakespeare)
  • Bazılarının yaşaması yeryüzüne bir yüktür, ama iyi bir kitap, usta bir kafanın yaşamdan sonraki yaşam için mumyalanmış bir hazine gibi saklanmış en değerli yaşam öğesidir. (John milton)
  • “Kitapları seviyor musunuz? Öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız” – Jules Chore
  • “Yatmadan önce okuyabileceğiniz iyi bir kitaba sahip olduğunuzu bilmek zevklerin en büyüğüdür” – V. Nabokov
  • Okuduğunuz eser sizi fikren yükseltir, içinizi iyi ve mert duygularla doldurursa, onun hakkında karar vermek için bu duygu yeterlidir. Alexander Pope
  • Bir adama bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kağıt, mürekkep ve tutkal satmış olmazsın, ona tamamıyla yeni bir yaşam satmış olursun. Sevgi, dostluk, mizah ve geceleyin denizde dolaşan gemiler, eğer o kitap gerçekten benim anladığım anlamda bir kitapsa, onun içinde bütün gökler ve yer vardır. Christopher Morley
  • Kitaplar, bizi iliklerimize kadar büyüler, bizimle konuşur, öğüt verir, bize bir çeşit canlı ve uyumlu bir içtenlikle bağlıdırlar. Francesco Petrarca
  • Kitaptan daha iyi bir arkadaş yoktur, zaman zaman insana dert ortaklığı eder, insanın gönlünü açar, yüreğine su serper. Gönlünün her muradına onunla erişirsin, böylesine güzel bir dost görülmemiştir; ne incitir; ne incinir. Katip Çelebi
  • Kitapları seviniz, onlar yaşamınızı daha çekici bir hale sokacak, size dostça hizmet ederek düşüncelerin, duyguların ve olguların dolaşık ve gürültülü karmaşasında, yolunuzu bulmanıza yardım edecek, kendinize ve başkalarına saygı duymayı öğretecek, yüreği ve aklı dünya ve insanlık sevgisiyle dolduracaktır. Maksim Gorki
  • Faydalı bir kitabı ilk defa okuduğum zaman, yeni bir dost edindim sanırım, beğendiğim, sevdiğim bir kitabı tekrar okuduğum zaman da eski bir dosta kavuşmuş gibi okurum. Oliver Goldsmith

Devamını Oku

Kısa Kısa – Askerde okuduğum kitaplar

Genel itibariyle askerliğin sevilecek bir yanının olmadığını söyleyebilirim. İnsanın ömründe 6 aylık koca bir boşluktan başka bir şey değil bana göre. Sivil hayattan zihnen ve fiilen kopuyorsun. Fiilen kopuş benim için 6 ay ile sınırlı olsa da zihnen kopuşum kısmende olsa hala devam ediyor. Tekrardan sivile ve sivil düşünceye alışmak zaman alacak gibi.

Uzun süredir zorunlu ya da keyfi sebeplerle blogunu boşlamış biri olarak ne yazsam diye düşünüyordum iki gündür. Açıkçası bu denli uzak kalmak insanın zihnini köreltiyor. Yazacak konu bulsam dahi yazacak gayreti bulamıyorum ne zihnimde ne de kendimde. En sonunda askerlik süresini tamamen ölü bir zamana çevirmemek için yaptığım aktivitenin araçlarından  yani okuduğum kitaplardan bahsetmek istedim.

Acemi birliği askere gidenlerin bildiği üzere insanın baştan sona hastalıklarla uğraştığı bir yer. Birde Kastamonu’nun soğuk havası ve kış şartları da eklenince buna benim acemi birliğimde diğer herkesinki gibi hastalıklarla boğuşarak geçti. 40 gün içerisinde okunan kitap sayısı sadece bir. Onuda bir arkadaştan ödünç almıştım ki şu anda adını bile hatırlamıyorum.

askerde-okudugum-kitaplar

Oğuz Atay – Tutunamayanlar

Oldukça ünlü ve bir o kadarda kalın bir kitap. Okumaya sivilde başlamıştım ve ilk 300 sayfalık kısmı insanı ölmekten beter edecek kadar sıkıcı ve karmaşık olduğu için bitirememiştim. Askerlik görevini ifa etmeye başladıktan sonra okumaya yarım bıraktığım Tutunamayanlar ile devam ettim. Okumaya başlamadan kitabı ilk okuyuşta anlayamayacağım ve ikinci kez okumam gerektiği tavsiye edilmişti. Öyle de oldu. İlkinden pek bir şey anlamadım (!) ya da umduğumu bulamadım. İkinci kez okur muyum? Belki ileride ama şu anda bu kalınlıkta ve fazlaca edebi bir dille yazılış olan Tutunamayanlar’ı istesem de okuyamam.

Paulo Coelho – Veronika Ölmek İstiyor

Geleceği görmek büyük bir lütuf olmasının yanında aynı şekilde bir cezadır da. Bu hikayede başarısız bir intihar girişimi sonrasında vücudunda kalıcı hasar oluşan ve doktoru tarafından en fazla bir hafta yaşayacağı söylenen Veronika’nın Villette akıl hastahanesinde ölümü beklerken geçirdiği günler ve bu süreçte geçirdiği zihinsel değişim anlatılıyor. Tam bir Paulo Coelho klasiği. Mutlaka okunmalılar listesinde.

Irvin D. Yalom – Nietzsche Ağladığında

Felsefik kitapları yorumlamayı başaramadığımı sanırım şuralarda bir yerlerde söylemiştim. Bu yüzden kitap ile ilgili açıklamayı şuradaki yazıdan alıntılıyorum. Kitap hakkında söyleyebileceğim tek söz; Mutlaka okumalısınız.

Breeur ve Nietzsche farklı dünyaların ama aynı korkuların, yanılsamaların ve anlamsız anlamların heybesini yüklenmiş iki insan. Breur, Nietszche’in aynası olmak isterken Nietzsche kendisine ayna olur ve nihayet bu aynada Nietzsche kendisini görür; böylece başlar hikayeleri…

Hayat, anlam verme ve yeniden anlam verme üzerine kurgulanmış gidiş ve dönüşlerden ibaret… Önemli olan anlam verilenin, gerçeği ne kadar yansıttığı. Gerçekle ilgisi olmayan imgeler ve özlemlerle örülü yanılsamalarla gidilen yollar hep çıkmaz sokak olmuş insanlık için. Susayan serap  görür; aslında görülen şey su değildir. Yani “Arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır.” (syf:280) Ademoğlunun baktığı, işaret parmağı olmuş ve fakat çok azı işaret edilen yönü
görebilmiş…

Zülfü Livaneli – Serenad

Zülfü Livaneli’nin okuduğum ilk kitabı oldu Serenad. Hikayede Maximillian Vagner isimli genç bir bilim adamının İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Polonya’daki Yahudi katliamın kaçışı ve arkasında bıraktığı trajik aşk hikayesini anlatıyor. Bir nefeste kuyacağınız bu enfes kitapta döneme ışık tutacak bir çok bilgiden de yararlanılmış. Hikaye gerçek mi bilmiyorum ancak kitapta yer alan bir çok ayrıntının gerçekliğini kitabı okurken araştırıp teyit ettim ve kitaba olan bağlılığım bir kat daha arttı. Serenad’da mutlaka okumanızı tavsiye ettiğim kitaplar arasında ve hatta bu yazıda bahsettiğim listenin en üstünde.

Sabahattin Ali – Sırça Köşk

Sırça Köşk kısa kısa 17 adet hikayeden oluşan bir kitap. Hikayelerin bir çoğu yarım kalmış. Kitap yanlış bilmiyorsam bir sonraki paragrafta bahsedecek olduğum Çakıcı’nın İlk Kurşunu gibi Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra sandığından çıkan öykü ve çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış yazılarından oluşturulmuş toplama bir kitap. Bu yüzden okurken 5 – 10 sayfa da bir mevcut öykü bitiyor ve yenisi başlıyor. Sabahattin Ali’ye  ait tüm eserleri okuyayım diye aldığım bir kitaptı ve diğer hikaye – kitaplarının aksine umduğumu bulamadım bu kitapta.

Sabahattin Ali – Çakıcının İlk Kurşunu

Yukarıda da bahsettiğim gibi Çakıcı’nın İlk Kurşunu  yarım kalmış hikayelerin toplanması ile oluşmuş bir kitap. Barındırdığı diğer hikayelerin aksine Çakıcı’nın ilk Kurşunu hikayesi kitabın esas kısmını oluşturuyor. Burada çakıcı olarak bahsedilen kişi İzmir’in Kavakları şiirine konu olmuş olan Çakırcalı Mehmet Efe’dir.

Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan

Aslında bu kitabı da okumuştum ancak yazmaya başlamadan önce içeriğine baktığımda kitabın neredeyse büyük kısmının aklımdan çıktığını gördüm. O yüzden içeriği ile ilgili birgi verip sizleri yanıltma gafletine düşmek istemiyorum ve tekrar okuyacağım. Belki tekrar okuduktan sonda içeriği ile ilgili geniş kapsamlı bir yazı hazırlarım.

Devamını Oku

Dikkat Vücudunuz Konuşuyor! – Ahmet Şerif İzgören

Uzun zaman sonra bir kitabı bitirebilmenin mutluluğu bir yana Ahmet Şerif İzgören‘in bu harika kitabını bitirmiş olmanın mutluluğu üst üste geldiğinde paha biçilemez bir mutluluk çıkıyor ortaya.

Çok uzun yıllardır dikkatimi ve ilgimi çeken beden dili konusunda onlarca kaynaktan bilgi edinmiş olsam da bir yanım aldığım bilgilerin bir kısmının benimle (ya da bizimle) alakasız olduğunu düşünmüşümdür. Bedenin verdiği tepki ve anlamı ile ilgili yapılan yorumlar malumunuz üzere hep yabancı kaynaklı ve yabancıları anlatan örneklemeler üzerinden ilerler ülkemizde. Hangi kitabı okursanız okuyun hep bir yapmacıklık vardır içerisinde yada hangi konuşmayı dinlerseniz dinleyin hep bizden öte; aslında hayatımıza uygulayamayacağımız örnekleri içerir. Ahmet Şerif İzgören’in üslubundan kaynaklı olsa gerek Dikkat Vücudunuz Konuşuyor bu yönüyle diğerlerinden farklı olarak çok samimi. Gerek iş yaşamından gerekse sosyal yaşamdan verdiği örneklerle bizi bize anlatıyor.  Ahmet Şerif İzgören’in Avucumdaki Kelebek isimli gösterisini izlediyseniz kitabın ne kadar akıcı ve eğlenceli bir sunumu olduğunu anlarsınız zaten. Continue reading “Dikkat Vücudunuz Konuşuyor! – Ahmet Şerif İzgören” »

Devamını Oku

Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

İlk eline aldığınızda aşk romanı olarak düşünebileceğiniz bu ufacık roman okudukça ne kadar derin ve anlamlı bir kitap olduğunu gösteriyor. İllaki kategorilendirmek istersek aşk romanı diyebiliriz ancak bunların yanısıra kitapta insanın iç dünyası, köy hayatı, Avrupa’da şehir yaşamı, tutkulu bir aşk gibi çeşitli konular mükemmel bir şekilde betimlenmiş.

Kürk Mantolu Madonna insanlarla duygusal bağlamda hiç bir iletişimi olmayan bütün ömrünü belirli bir düzene bağlamış yaşamaktan zevk almayan ve artık öleceği günü bekleyen Raif’in Almanya’da yaşadığı zamanlarda aşık olduğu Maria Puder ile yaşadıkları Maria Puder’den önce ve sonrasında Raif’in hayatını ve iç dünyasını anlatmakta. Hatta Raif ile Maria Puder arasındaki bu aşkı okuyarak öğrenen Rasim’in belkide kitabın esas anlamını açıklayabilecek bir cümlesi var . Dünya’nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..

Bir çırpıda okunacak olan bu kitap insanda o kadar güzel duygular uyandırıyor ki kendi adıma bu duyguları cümleye bile dökebilmiş değilim. Çünkü o duyguları ne kadar cümlelerle anlatmak istesemde kitaptaki gibi olmayacağını bildiğim için yazmak anlamsız geliyor. Anlamsız geliyor çünkü bu duyguları anlatabileceğim kelimeleri yan yana doğru şekilde getiremiyorum.

Sebahattin Ali‘nin bu muhteşem eseri insanı müthiş derecede bağlıyor. Rasim’in Raif’in iç dünyasını okumaya başladığı andan itibaren öyle bir bağlanıyorsunuz ki kitaba elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Bende bu bağlayıcılığı yüzünden kitabı bir kaç saatte bitirdim. Bu kadar sürede bitirip bu benzersiz hikayeyi okuduğum için çok memnundum ancan şu da var ki kitap bu kadar güzelken bu karar çabuk bitirdiğim için acaba hakkını veremedim diye de içimde bir şüphede doğmadı değil. Bilemiyorum üzerinden biraz zaman geçtikten sonra tekrardan bile okuyabilirim.

sebahattin-ali-kürk-mantolu-madonna

Bu güzel kitabı hala tam olarak nasıl betimlerim bilemiyorum arkadaşlar. Bundandır ki kitap size kendini betimlesin istedim ve biraz araştırma ile bulduğum ve kitabın içinde yer alan birkaç cümleyi sizlerle paylaşarak veda etmek istedim. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

“Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.”

“Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz.”

“Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz?”

“İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.”

“Dünyada bir tek insana inanmıştım.O kadar çok inanmıştım ki,bunda aldanmış olmak bende artık inanmak kuvveti bırakmamıştı”

“.. Bundan sonra aradaki buzu çözmeye, bu insanların birbirlerine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermeye imkan yoktu. İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. ”

“Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

Devamını Oku

Kuyucak’lı Yusuf – Sabahattin Ali

kuyucaklı-yusuf-ve-muazzez

Bu hikaye Aydın’ın Kuyucak köyünde doğan ve 1903 yılında yani 6 yaşındayken ailesini kaybeden Kuyucak’lı Yusuf’un hikayesidir.

6 yaşındayken köylerini basan eşkıyalar tarafından ailesinin öldürülmesine tanık olan Ali’yi ilçenin kaymakamı Selahattin Bey yanına alır. Selahattin Bey orta yaşlı bir adamdır. Karısı Şahinde ise kaymakama nazaran daha genç ve oldukça güzel bir kadındır. Ancak güzelliğinin yanında aklını hiçte doğru düzgün kullanamayan, iradesiz bir kadındır. Yusuf’un analığıdır. Muazzez ise kaymakam Selahattin Bey ve Şahinde’nin tek kızı ve tek çocuğudur. Şahinde ve onun dengesiz hareketleri ve bunun sonucunda kendisini içkiye veren Selahattin Bey oldukça dengesiz bir aile ortamı yaratmaktadır. Bundan dolayı Yusuf aileye katıldığından itibaren en çok Muazzez ile oynar ve bebek yaşta olmasından dolayı ona bir nevi bakıcılık yapar. Analığı Şahinde’nin çocuk bakma derdinden kurtulmak işine gelir ve hergün bir komşuda dedikodu yaparak günlerini geçirir.

Hikayemiz boyunca Yusuf yaşadığı trajik olay sebebiyle her zaman sessiz ve içine kapanıktır. İnsanlara hiç bir zaman tam anlamıyla güvenemez ve empati yapamaz. Yegane dostu ise Muazzez’dir. Aradan geçen yıllar Muazzez’i evlilik çağına geldiğinde oldukça güzel bir kız yapmıştır. Yusuf her ne kadar içindeki duygulardan habersiz Muazzez’e küçük kardeşi gözüyle baksa da yaşanan bir takım olaylar neticesinde karşılıklı olarak birbirlerini sevdiklerini anlar ve kaçırıp karısı yapar.

Hikayemiz yapmış olduğu üstün körü özetin dışında oldukça detaylı bir hikaye. Bazı yerlerinde kendinizi bir yeşilçam filmi izliyormuş gibi hissediyorsunuz. Okdukça her karakteri ayrı ayrı tanıyor onların duygularını, düşüncelerini, aşklarını, aşkı yada istekleri uğruna yapabileceklerini öngörebilecek kadar benimsiyorsunuz.

Kuyucaklı Yusuf hikayesi bundan önce okuduğum Kürk Mantolu Madonna’da ki gibi Sebahattin Ali’nin elinden çıktığı kolayca anlaşılabilecek bir bilinmezlik ve sürükleyicilik içerir. Betimleler harikadır. Bazen gözünüzün önüne her ayrıntıyı serebilirken bazende sizin hayal gücünüze bırakır. Her parçasında ayrı bir soluk ayrı bir heyecan vardır. Bütünü görmek için benimde yaptığım gibi tek nefeste okuyup sonunu görmek istersiniz. Sebahattin Ali okudukça ne demek istediğinizi anlayacaksınız.

Kürk Mantolu Madonna gibi üzerimde garip bir etki bırakamasa da  Kuyucak’lı Yusuf’ta oldukça güzel bir hikaye ve mutlaka okunması gereken hikayeler arasında. Zaten Meb’de 100 temel eser arasına koymuş kitabı.

Devamını Oku

Daha – Hakan Günday

45 gün sonra yeniden merhabalar arkadaşlar. Yoğun oku temposu ve yarı yıl tatilinde internetimin olmamasından dolayı uzun süredir yazamıyordum. Bu yazamama sürecini daha önce bir çok yazımda bahsettiğim Hakan Günday’ın Daha isimli harika kitabını tanıtarak bitirmek istiyorum. Bildiğiniz üzere kitap ilk çıktığında içeriği ile ilgili yayınlanan bazı parçaları okumuş ve açıkçası çıkacağı günü bekler olmuştum. Bu beklentimi ise Bumerang kitabın imzalı halini hediye ederek son vermişti.  Kitap elime geçtikten sonra uzun süre okuyamamıştım. Şöyle söyleyeyim  süreyi uzun tutmak büyük bir hataymış :)

daha

Öncelikle genel olarak bir tanım yapmam gerekirse kitap insan kaçakçılığından uyuşturucu bağımlılığına, Türkiye’den Afganistan’a ve oradan da ölümüne kadar inişli çıkışlı bir yaşam süren Gaza isminde bir çocuğun yaşadıkları ve düşüncelerini anlatıyor. Tabiri caizse bir psikolojik roman Daha.

9 yaşında babasının katil olduğunu öğrenen Gaza’nın insan kaçakçılığı yapan babasına yardım etmesiyle başlıyor hikayemiz. Oradan sonra Afganistan’da Yunanistan’a devam eden insan kaçakçılığı sürecinde Gaza’nın hayatına giren çıkanlar ve bu sürecin Gaza’yı sürüklediği psikolojik bunalım, Gaza’nın kendisiyle yüzleşme çabası ve topluma adaptasyon süreciyle devam ediyor.  9 yaşındaki bir çocuğu insanların her hareketini anlayabilecek ve anlatabilecek hatta ona insanların kullanma klavuzunu yazdırabilecek kadar sıkıntılı bir yaşam.

Psikolojik kitaplar benim için betimlemesi zor olan kitaplardır. Baştan sona insanın kendisiyle konuşması, düşünmesi ve ölümü bile sorgulaması. Bir insanın yaşamında hayal bile edemeyeceği yollardan geçmek ve geçmişi yüzünden kendinden vazgeçmek. Anlatmaya bir yerden başlamanın zor olması bir yana başladıktan sonra bırakacağın bir yerinde olmaması da büyük bir sorun. Öyle bir bütün ki okurken ara vermeye gönlü razı olmuyor insanın. Daha da tüm bunlardan ve daha fazlasından dolayı nasıl anlatacağımı bilemediğim kitap. Bu yüzden daha fazla saçmalamamak için bir kaç kesit paylaşmak istiyorum kitaptan.

“Sen doğmadan iki sene önce… Bir tekne vardı, hiç unutmam, adı Swing Köpo… Rahim diye bir itin teknesi… Neyse, yükledik malı… En az 40 kelle var. Biri de hasta. Nasıl öksürüyor, bir görsen! Bitmiş herif! Kim bilir kaç yaşında, belki yetmiş, belki seksen…”

Babam bir katil olmasaydı, ben de olmayacaktım…

“Neyine gerek lan senin, dedim hatta… Kaçmak, göçmek? Gideceğin yere gitsen ne olur? Ölmeye mi çekiyorsun bu kadar eziyeti? Neyse… Sonra Rahim dedi, sen de gel, dönüşte iki laf ederiz. Benim de işim yok o zamanlar, daha kamyonu almamışım…”

Babam bir katil olmasaydı, annem beni doğururken ölmeyecekti…

“Arada, kaçağa gidenlere bir el atıyorum… Hem işi öğreniyorum hem de üç beş yolumu buluyorum… İyi lan, dedim. Bindik, açıldık işte… Sakız’a varmaya az kala bir fırtına çıktı! Zaten Swing Köpo’nun kendini götürecek hali yok! Daha ne olduğunu anlamadan, göçtük suya…”

Babam bir katil olmasaydı, asla dokuz yaşıma basmayacak ve onunla o sofraya oturmayacaktım…

“Bir baktım, herkes bir tarafta, bağıran bağırana… Adam gelmiş çölden, ne bilsin yüzmeyi! Böyle bir görünüyorlar, sonra yok! Taş gibi batıyor hepsi! Boğulup gidiyorlar… Bir ara Rahim’i gördüm, alnı kan içinde… Vurmuş kafayı teknede bir yere… Dalgaları bir gör, duvar gibi! Üstüne üstüne geliyor insanın! Sonra bir baktım, Rahim de yok…”

Babam bir katil olmasaydı, ne o bana bu hikâyeyi anlatacaktı, ne de ben onu dinleyecektim…

“Yüzeceğim de, ne tarafa gideyim, diyorum… Gecenin bir körü! Bayağı bir uğraştım… Ama yok, kafayı suyun üstünde tutmak bile mesele… Bir dalıp bir çıkıyorum… Dedim, oğlum Ahad, hayat buraya kadar! Gittin, gidiyorsun… Sonra birden, böyle, iki dalga arasında, beyaz bir şey gördüm… Üstünde de bir karaltı var…”

Babam bir katil olmasaydı, onun bir katil olduğunu hiç öğrenmeyecektim…

“Bir baktım, o hasta herif… Hani o bitik herif vardı ya… Bulmuş bir cansimidi, tutunmuş gidiyor… Nasıl yüzdüm, bilmiyorum… Ama sonunda vardım adamın yanına… Tuttum simidi, çektim elinden… Baktı bana… Uzandı böyle… İttim ben de… Boğazından tutup… Sonra da bir dalga geldi götürdü zaten…”

Ama babam bir katildi ve hepsi oldu…

O gece babam öyle ağır ağır anlattı ki hikâyesini, dudaklarının arasından kesik kesik çıkan o sessizlikler gibi karıştı aramıza kelimeleri. Hatta bu yüzden hafızama çivilenmeyip de vidalandılar. Döne döne saplandılar aklıma. Ya da aklımdan geriye ne kaldıysa ona… Şimdi düşünüyorum da, babam bir katil olmasaydı eğer, babam da olamayacaktı belki. Çünkü bana sadece bir katil babalık edebilirdi. Onu da zaman gösterdi…

Bir daha hiç bahsetmedi cinayetinden. Gerek de yoktu zaten. Kaç kez itiraf edilir ki aynı günah aynı insana? Bir kez duysan, yeter. Sofradan yavaşça kalkıp yatağa gitmek ve uzansan bile gözlerinin dimdik ayakta kalması için…

Neden şimdi, diye düşündüğümü hatırlıyorum o gece. Neden şimdi anlattı? Kendine mi yoksa bana mı anlattı? Belki de dokuz yaşındaki oğluna verip verebileceği tek hayat dersi buydu. Elindeki tek hayati bilgi. Tek gerçek hayat dersi: Hayatta kal! O dersten çıkardığım dersi de hatırlıyorum: Ama hayatta nasıl kaldığını kimseye anlatma… Kimse anlatmasın nereden geldiğini, diye ağladığımı hatırlıyorum. Kimse anlatmasın aldığı nefesleri kimlerden çaldığını. Dokuz yaşındaydım. Bilemezdim… Nasıl hayatta kalındığını anlatmak için hayatta kalındığını… Sonra bir ara, babamın o yaşlı adamı boğazından tutup ittiği anı hayal ettiğimi hatırlıyorum. Babamdaki âdemelmasından o adamda da vardır, diye düşündüğümü… Ve o yumru babamın eline gelmiş midir, diye sessizce kendime sorduğumu… Babamın avucunda bir iz bırakmış mıdır o yaşlı adamın âdemelması? Yanağımı okşadığında bana da bulaşır mı? Sonra da uyuduğumu hatırlıyorum. Sonra da uyandığımı… Sonra da, bana hazırladığı o kahvaltıyı ve o tokadı ve o emri.

Bir dilim ekmek…

“Ne anladın dün anlattıklarımdan?”
“Ya sen ölecekmişsin ya da o adam…”
İki dilim peynir…
“Aferin… Söyle bakalım… Sen olsan ne yapardın?”
“Belki o cansimidi ikinize de yeterdi…”
Bir tokat…
“Ye hadi, bakma suratıma öyle! Sil o gözlerini de…”
“Peki baba.”
Bir yumurta…
“Ben olmasam sen de yoktun, anlıyor musun?”
“Evet baba.”
Üç zeytin…
“İyi… Bunu hiç unutma! Şimdi söyle, sen olsan ne yapardın?”
“Ben de senin gibi yapardım baba.”
Biraz tereyağı…
“Ben bu hayatta ne yaptıysam, hepsi senin için.”
“Sağ ol baba.”
Bir emir…
“Madem artık bu işin nasıl bir hayat kavgası olduğunu öğrendin, bugün sen de benimle geleceksin!”
“Olur baba.”

Meğer babam bir çırak arıyormuş kendine. Eti de, kemiği de, iliği de ona ait bir çırak. Kazancını bir yabancıyla paylaşmamak için, suç ortağı olmak istiyormuş oğluyla.

“Geleceksin!” dedi, gittim. Ben o yaz, karnemi alır almaz, bir insan kaçakçısı oldum. Dokuz yaşında… Pek farkı yoktu aslında. Bir insan kaçakçısının oğlu olmaktan…

Şimdi düşünüyorum da, belki de sarhoştu o hikâyeyi anlattığında. Sonra da anlata anlata ayılınca, anlamıştı artık çok geç olduğunu… Belki de kötülüğü ağır basan bir vicdan topalıydı babam, hepsi bu. Belki de kendi babası yüzünden böyle olmuştu. O da kendi babası yüzünden… O da kendi babası yüzünden… O da kendi babası yüzünden… Sonuçta hepimiz hayatta kalanların çocukları değil miydik? Savaşlar, depremler, kuraklıklar, katliamlar, salgınlar, işgaller, kavgalar ve felaketlerden sağ çıkanların çocukları… Dolandırıcıların, hırsızların, katillerin, yalancıların, muhbirlerin, hainlerin, batan bir gemiden ilk kaçanların ve de başkalarının ellerindeki cansimitlerini söküp alanların çocukları… Sağ kalmayı bilmiş olanların… Sağ kalmak için her şeyi, ama her şeyi göze almış olanların… Bugün hayattaysak eğer, soyağacımızdan birileri “Ya o ya ben!” dediği için değil miydi? Belki de kötülüğün ağır basması bile değildi bu. Doğal olandı… Sadece bize çirkin geliyordu, o kadar… Ama doğada çirkinlik diye bir şey yoktu… Güzellik de… Gökkuşağı sadece gökkuşağıydı ve hiçbir doğa bilimleri kitabında altından geçilebileceğine ilişkin bir bilgi yoktu.

Sonuçta, beni de bu hayata iki ceset taşıdı: Biri yaşama, diğeri yaşatma isteği… Birini babam, diğerini annem istedi… Ve yaşadım ben de… Başka çarem var mıydı? Mutlaka… Ama kim bilir, belki de hayat fiziği böyle işliyor ve bir yerlerde şöyle yazıyordur:

Hayat Fiziğine Giriş :01 Her doğum, en az iki ölüm eder. Biri yaşamak, diğeri yaşatmak isteğine bağlı iki ölüm.
Ancak hayata gelenin, hayatta kalması için, o ölümler sayesinde nefes aldığından habersiz olarak yaşaması gerekir.
Aksi takdirde, söz konusu kişi bir savaştan ibaret olur ve her gün içinden ölü çıkar.
Evet, belki benim adım Gazâ…
Ama hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmedim.
Sadece bir ara… Hissettim.

Devamını Oku