Skip to main content

Kısa Kısa – Askerde okuduğum kitaplar

Genel itibariyle askerliğin sevilecek bir yanının olmadığını söyleyebilirim. İnsanın ömründe 6 aylık koca bir boşluktan başka bir şey değil bana göre. Sivil hayattan zihnen ve fiilen kopuyorsun. Fiilen kopuş benim için 6 ay ile sınırlı olsa da zihnen kopuşum kısmende olsa hala devam ediyor. Tekrardan sivile ve sivil düşünceye alışmak zaman alacak gibi.

Uzun süredir zorunlu ya da keyfi sebeplerle blogunu boşlamış biri olarak ne yazsam diye düşünüyordum iki gündür. Açıkçası bu denli uzak kalmak insanın zihnini köreltiyor. Yazacak konu bulsam dahi yazacak gayreti bulamıyorum ne zihnimde ne de kendimde. En sonunda askerlik süresini tamamen ölü bir zamana çevirmemek için yaptığım aktivitenin araçlarından  yani okuduğum kitaplardan bahsetmek istedim.

Acemi birliği askere gidenlerin bildiği üzere insanın baştan sona hastalıklarla uğraştığı bir yer. Birde Kastamonu’nun soğuk havası ve kış şartları da eklenince buna benim acemi birliğimde diğer herkesinki gibi hastalıklarla boğuşarak geçti. 40 gün içerisinde okunan kitap sayısı sadece bir. Onuda bir arkadaştan ödünç almıştım ki şu anda adını bile hatırlamıyorum.

askerde-okudugum-kitaplar

Oğuz Atay – Tutunamayanlar

Oldukça ünlü ve bir o kadarda kalın bir kitap. Okumaya sivilde başlamıştım ve ilk 300 sayfalık kısmı insanı ölmekten beter edecek kadar sıkıcı ve karmaşık olduğu için bitirememiştim. Askerlik görevini ifa etmeye başladıktan sonra okumaya yarım bıraktığım Tutunamayanlar ile devam ettim. Okumaya başlamadan kitabı ilk okuyuşta anlayamayacağım ve ikinci kez okumam gerektiği tavsiye edilmişti. Öyle de oldu. İlkinden pek bir şey anlamadım (!) ya da umduğumu bulamadım. İkinci kez okur muyum? Belki ileride ama şu anda bu kalınlıkta ve fazlaca edebi bir dille yazılış olan Tutunamayanlar’ı istesem de okuyamam.

Paulo Coelho – Veronika Ölmek İstiyor

Geleceği görmek büyük bir lütuf olmasının yanında aynı şekilde bir cezadır da. Bu hikayede başarısız bir intihar girişimi sonrasında vücudunda kalıcı hasar oluşan ve doktoru tarafından en fazla bir hafta yaşayacağı söylenen Veronika’nın Villette akıl hastahanesinde ölümü beklerken geçirdiği günler ve bu süreçte geçirdiği zihinsel değişim anlatılıyor. Tam bir Paulo Coelho klasiği. Mutlaka okunmalılar listesinde.

Irvin D. Yalom – Nietzsche Ağladığında

Felsefik kitapları yorumlamayı başaramadığımı sanırım şuralarda bir yerlerde söylemiştim. Bu yüzden kitap ile ilgili açıklamayı şuradaki yazıdan alıntılıyorum. Kitap hakkında söyleyebileceğim tek söz; Mutlaka okumalısınız.

Breeur ve Nietzsche farklı dünyaların ama aynı korkuların, yanılsamaların ve anlamsız anlamların heybesini yüklenmiş iki insan. Breur, Nietszche’in aynası olmak isterken Nietzsche kendisine ayna olur ve nihayet bu aynada Nietzsche kendisini görür; böylece başlar hikayeleri…

Hayat, anlam verme ve yeniden anlam verme üzerine kurgulanmış gidiş ve dönüşlerden ibaret… Önemli olan anlam verilenin, gerçeği ne kadar yansıttığı. Gerçekle ilgisi olmayan imgeler ve özlemlerle örülü yanılsamalarla gidilen yollar hep çıkmaz sokak olmuş insanlık için. Susayan serap  görür; aslında görülen şey su değildir. Yani “Arzu edilenden çok arzu etmeye aşığızdır.” (syf:280) Ademoğlunun baktığı, işaret parmağı olmuş ve fakat çok azı işaret edilen yönü
görebilmiş…

Zülfü Livaneli – Serenad

Zülfü Livaneli’nin okuduğum ilk kitabı oldu Serenad. Hikayede Maximillian Vagner isimli genç bir bilim adamının İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ve Polonya’daki Yahudi katliamın kaçışı ve arkasında bıraktığı trajik aşk hikayesini anlatıyor. Bir nefeste kuyacağınız bu enfes kitapta döneme ışık tutacak bir çok bilgiden de yararlanılmış. Hikaye gerçek mi bilmiyorum ancak kitapta yer alan bir çok ayrıntının gerçekliğini kitabı okurken araştırıp teyit ettim ve kitaba olan bağlılığım bir kat daha arttı. Serenad’da mutlaka okumanızı tavsiye ettiğim kitaplar arasında ve hatta bu yazıda bahsettiğim listenin en üstünde.

Sabahattin Ali – Sırça Köşk

Sırça Köşk kısa kısa 17 adet hikayeden oluşan bir kitap. Hikayelerin bir çoğu yarım kalmış. Kitap yanlış bilmiyorsam bir sonraki paragrafta bahsedecek olduğum Çakıcı’nın İlk Kurşunu gibi Sabahattin Ali’nin ölümünden sonra sandığından çıkan öykü ve çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış yazılarından oluşturulmuş toplama bir kitap. Bu yüzden okurken 5 – 10 sayfa da bir mevcut öykü bitiyor ve yenisi başlıyor. Sabahattin Ali’ye  ait tüm eserleri okuyayım diye aldığım bir kitaptı ve diğer hikaye – kitaplarının aksine umduğumu bulamadım bu kitapta.

Sabahattin Ali – Çakıcının İlk Kurşunu

Yukarıda da bahsettiğim gibi Çakıcı’nın İlk Kurşunu  yarım kalmış hikayelerin toplanması ile oluşmuş bir kitap. Barındırdığı diğer hikayelerin aksine Çakıcı’nın ilk Kurşunu hikayesi kitabın esas kısmını oluşturuyor. Burada çakıcı olarak bahsedilen kişi İzmir’in Kavakları şiirine konu olmuş olan Çakırcalı Mehmet Efe’dir.

Sabahattin Ali – İçimizdeki Şeytan

Aslında bu kitabı da okumuştum ancak yazmaya başlamadan önce içeriğine baktığımda kitabın neredeyse büyük kısmının aklımdan çıktığını gördüm. O yüzden içeriği ile ilgili birgi verip sizleri yanıltma gafletine düşmek istemiyorum ve tekrar okuyacağım. Belki tekrar okuduktan sonda içeriği ile ilgili geniş kapsamlı bir yazı hazırlarım.

Devamını Oku

Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

İlk eline aldığınızda aşk romanı olarak düşünebileceğiniz bu ufacık roman okudukça ne kadar derin ve anlamlı bir kitap olduğunu gösteriyor. İllaki kategorilendirmek istersek aşk romanı diyebiliriz ancak bunların yanısıra kitapta insanın iç dünyası, köy hayatı, Avrupa’da şehir yaşamı, tutkulu bir aşk gibi çeşitli konular mükemmel bir şekilde betimlenmiş.

Kürk Mantolu Madonna insanlarla duygusal bağlamda hiç bir iletişimi olmayan bütün ömrünü belirli bir düzene bağlamış yaşamaktan zevk almayan ve artık öleceği günü bekleyen Raif’in Almanya’da yaşadığı zamanlarda aşık olduğu Maria Puder ile yaşadıkları Maria Puder’den önce ve sonrasında Raif’in hayatını ve iç dünyasını anlatmakta. Hatta Raif ile Maria Puder arasındaki bu aşkı okuyarak öğrenen Rasim’in belkide kitabın esas anlamını açıklayabilecek bir cümlesi var . Dünya’nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..

Bir çırpıda okunacak olan bu kitap insanda o kadar güzel duygular uyandırıyor ki kendi adıma bu duyguları cümleye bile dökebilmiş değilim. Çünkü o duyguları ne kadar cümlelerle anlatmak istesemde kitaptaki gibi olmayacağını bildiğim için yazmak anlamsız geliyor. Anlamsız geliyor çünkü bu duyguları anlatabileceğim kelimeleri yan yana doğru şekilde getiremiyorum.

Sebahattin Ali‘nin bu muhteşem eseri insanı müthiş derecede bağlıyor. Rasim’in Raif’in iç dünyasını okumaya başladığı andan itibaren öyle bir bağlanıyorsunuz ki kitaba elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Bende bu bağlayıcılığı yüzünden kitabı bir kaç saatte bitirdim. Bu kadar sürede bitirip bu benzersiz hikayeyi okuduğum için çok memnundum ancan şu da var ki kitap bu kadar güzelken bu karar çabuk bitirdiğim için acaba hakkını veremedim diye de içimde bir şüphede doğmadı değil. Bilemiyorum üzerinden biraz zaman geçtikten sonra tekrardan bile okuyabilirim.

sebahattin-ali-kürk-mantolu-madonna

Bu güzel kitabı hala tam olarak nasıl betimlerim bilemiyorum arkadaşlar. Bundandır ki kitap size kendini betimlesin istedim ve biraz araştırma ile bulduğum ve kitabın içinde yer alan birkaç cümleyi sizlerle paylaşarak veda etmek istedim. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

“Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.”

“Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz.”

“Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz?”

“İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.”

“Dünyada bir tek insana inanmıştım.O kadar çok inanmıştım ki,bunda aldanmış olmak bende artık inanmak kuvveti bırakmamıştı”

“.. Bundan sonra aradaki buzu çözmeye, bu insanların birbirlerine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermeye imkan yoktu. İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. ”

“Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

Devamını Oku

Kuyucak’lı Yusuf – Sabahattin Ali

kuyucaklı-yusuf-ve-muazzez

Bu hikaye Aydın’ın Kuyucak köyünde doğan ve 1903 yılında yani 6 yaşındayken ailesini kaybeden Kuyucak’lı Yusuf’un hikayesidir.

6 yaşındayken köylerini basan eşkıyalar tarafından ailesinin öldürülmesine tanık olan Ali’yi ilçenin kaymakamı Selahattin Bey yanına alır. Selahattin Bey orta yaşlı bir adamdır. Karısı Şahinde ise kaymakama nazaran daha genç ve oldukça güzel bir kadındır. Ancak güzelliğinin yanında aklını hiçte doğru düzgün kullanamayan, iradesiz bir kadındır. Yusuf’un analığıdır. Muazzez ise kaymakam Selahattin Bey ve Şahinde’nin tek kızı ve tek çocuğudur. Şahinde ve onun dengesiz hareketleri ve bunun sonucunda kendisini içkiye veren Selahattin Bey oldukça dengesiz bir aile ortamı yaratmaktadır. Bundan dolayı Yusuf aileye katıldığından itibaren en çok Muazzez ile oynar ve bebek yaşta olmasından dolayı ona bir nevi bakıcılık yapar. Analığı Şahinde’nin çocuk bakma derdinden kurtulmak işine gelir ve hergün bir komşuda dedikodu yaparak günlerini geçirir.

Hikayemiz boyunca Yusuf yaşadığı trajik olay sebebiyle her zaman sessiz ve içine kapanıktır. İnsanlara hiç bir zaman tam anlamıyla güvenemez ve empati yapamaz. Yegane dostu ise Muazzez’dir. Aradan geçen yıllar Muazzez’i evlilik çağına geldiğinde oldukça güzel bir kız yapmıştır. Yusuf her ne kadar içindeki duygulardan habersiz Muazzez’e küçük kardeşi gözüyle baksa da yaşanan bir takım olaylar neticesinde karşılıklı olarak birbirlerini sevdiklerini anlar ve kaçırıp karısı yapar.

Hikayemiz yapmış olduğu üstün körü özetin dışında oldukça detaylı bir hikaye. Bazı yerlerinde kendinizi bir yeşilçam filmi izliyormuş gibi hissediyorsunuz. Okdukça her karakteri ayrı ayrı tanıyor onların duygularını, düşüncelerini, aşklarını, aşkı yada istekleri uğruna yapabileceklerini öngörebilecek kadar benimsiyorsunuz.

Kuyucaklı Yusuf hikayesi bundan önce okuduğum Kürk Mantolu Madonna’da ki gibi Sebahattin Ali’nin elinden çıktığı kolayca anlaşılabilecek bir bilinmezlik ve sürükleyicilik içerir. Betimleler harikadır. Bazen gözünüzün önüne her ayrıntıyı serebilirken bazende sizin hayal gücünüze bırakır. Her parçasında ayrı bir soluk ayrı bir heyecan vardır. Bütünü görmek için benimde yaptığım gibi tek nefeste okuyup sonunu görmek istersiniz. Sebahattin Ali okudukça ne demek istediğinizi anlayacaksınız.

Kürk Mantolu Madonna gibi üzerimde garip bir etki bırakamasa da  Kuyucak’lı Yusuf’ta oldukça güzel bir hikaye ve mutlaka okunması gereken hikayeler arasında. Zaten Meb’de 100 temel eser arasına koymuş kitabı.

Devamını Oku