Skip to main content

Kürk Mantolu Madonna – Sabahattin Ali

İlk eline aldığınızda aşk romanı olarak düşünebileceğiniz bu ufacık roman okudukça ne kadar derin ve anlamlı bir kitap olduğunu gösteriyor. İllaki kategorilendirmek istersek aşk romanı diyebiliriz ancak bunların yanısıra kitapta insanın iç dünyası, köy hayatı, Avrupa’da şehir yaşamı, tutkulu bir aşk gibi çeşitli konular mükemmel bir şekilde betimlenmiş.

Kürk Mantolu Madonna insanlarla duygusal bağlamda hiç bir iletişimi olmayan bütün ömrünü belirli bir düzene bağlamış yaşamaktan zevk almayan ve artık öleceği günü bekleyen Raif’in Almanya’da yaşadığı zamanlarda aşık olduğu Maria Puder ile yaşadıkları Maria Puder’den önce ve sonrasında Raif’in hayatını ve iç dünyasını anlatmakta. Hatta Raif ile Maria Puder arasındaki bu aşkı okuyarak öğrenen Rasim’in belkide kitabın esas anlamını açıklayabilecek bir cümlesi var . Dünya’nın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir!..

Bir çırpıda okunacak olan bu kitap insanda o kadar güzel duygular uyandırıyor ki kendi adıma bu duyguları cümleye bile dökebilmiş değilim. Çünkü o duyguları ne kadar cümlelerle anlatmak istesemde kitaptaki gibi olmayacağını bildiğim için yazmak anlamsız geliyor. Anlamsız geliyor çünkü bu duyguları anlatabileceğim kelimeleri yan yana doğru şekilde getiremiyorum.

Sebahattin Ali‘nin bu muhteşem eseri insanı müthiş derecede bağlıyor. Rasim’in Raif’in iç dünyasını okumaya başladığı andan itibaren öyle bir bağlanıyorsunuz ki kitaba elinizden bırakmak istemiyorsunuz. Bende bu bağlayıcılığı yüzünden kitabı bir kaç saatte bitirdim. Bu kadar sürede bitirip bu benzersiz hikayeyi okuduğum için çok memnundum ancan şu da var ki kitap bu kadar güzelken bu karar çabuk bitirdiğim için acaba hakkını veremedim diye de içimde bir şüphede doğmadı değil. Bilemiyorum üzerinden biraz zaman geçtikten sonra tekrardan bile okuyabilirim.

sebahattin-ali-kürk-mantolu-madonna

Bu güzel kitabı hala tam olarak nasıl betimlerim bilemiyorum arkadaşlar. Bundandır ki kitap size kendini betimlesin istedim ve biraz araştırma ile bulduğum ve kitabın içinde yer alan birkaç cümleyi sizlerle paylaşarak veda etmek istedim. Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

“Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.”

“Hayatta yalnız kalmanın esas olduğunu hâlâ kabul edemiyor musunuz? Bütün yakınlaşmalar, bütün birleşmeler yalancıdır. İnsanlar ancak muayyen bir hadde kadar birbirlerine sokulabilirler, üst tarafını uydururlar; ve günün birinde hatalarını anlayınca, yeislerinden her şeyi bırakıp kaçarlar. Halbuki mümkün olanla kanaat etseler, hayallerindekini hakikat zannetmekten vazgeçseler bu böyle olmaz.”

“Niçin rüzgarlı sonbahar akşamlarında, sessizce yan yana yürüyerek ruhlarımızın konuştuğunu dinleyemiyoruz?”

“İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.”

“Dünyada bir tek insana inanmıştım.O kadar çok inanmıştım ki,bunda aldanmış olmak bende artık inanmak kuvveti bırakmamıştı”

“.. Bundan sonra aradaki buzu çözmeye, bu insanların birbirlerine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermeye imkan yoktu. İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar. ”

“Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

Devamını Oku

Kuyucak’lı Yusuf – Sabahattin Ali

kuyucaklı-yusuf-ve-muazzez

Bu hikaye Aydın’ın Kuyucak köyünde doğan ve 1903 yılında yani 6 yaşındayken ailesini kaybeden Kuyucak’lı Yusuf’un hikayesidir.

6 yaşındayken köylerini basan eşkıyalar tarafından ailesinin öldürülmesine tanık olan Ali’yi ilçenin kaymakamı Selahattin Bey yanına alır. Selahattin Bey orta yaşlı bir adamdır. Karısı Şahinde ise kaymakama nazaran daha genç ve oldukça güzel bir kadındır. Ancak güzelliğinin yanında aklını hiçte doğru düzgün kullanamayan, iradesiz bir kadındır. Yusuf’un analığıdır. Muazzez ise kaymakam Selahattin Bey ve Şahinde’nin tek kızı ve tek çocuğudur. Şahinde ve onun dengesiz hareketleri ve bunun sonucunda kendisini içkiye veren Selahattin Bey oldukça dengesiz bir aile ortamı yaratmaktadır. Bundan dolayı Yusuf aileye katıldığından itibaren en çok Muazzez ile oynar ve bebek yaşta olmasından dolayı ona bir nevi bakıcılık yapar. Analığı Şahinde’nin çocuk bakma derdinden kurtulmak işine gelir ve hergün bir komşuda dedikodu yaparak günlerini geçirir.

Hikayemiz boyunca Yusuf yaşadığı trajik olay sebebiyle her zaman sessiz ve içine kapanıktır. İnsanlara hiç bir zaman tam anlamıyla güvenemez ve empati yapamaz. Yegane dostu ise Muazzez’dir. Aradan geçen yıllar Muazzez’i evlilik çağına geldiğinde oldukça güzel bir kız yapmıştır. Yusuf her ne kadar içindeki duygulardan habersiz Muazzez’e küçük kardeşi gözüyle baksa da yaşanan bir takım olaylar neticesinde karşılıklı olarak birbirlerini sevdiklerini anlar ve kaçırıp karısı yapar.

Hikayemiz yapmış olduğu üstün körü özetin dışında oldukça detaylı bir hikaye. Bazı yerlerinde kendinizi bir yeşilçam filmi izliyormuş gibi hissediyorsunuz. Okdukça her karakteri ayrı ayrı tanıyor onların duygularını, düşüncelerini, aşklarını, aşkı yada istekleri uğruna yapabileceklerini öngörebilecek kadar benimsiyorsunuz.

Kuyucaklı Yusuf hikayesi bundan önce okuduğum Kürk Mantolu Madonna’da ki gibi Sebahattin Ali’nin elinden çıktığı kolayca anlaşılabilecek bir bilinmezlik ve sürükleyicilik içerir. Betimleler harikadır. Bazen gözünüzün önüne her ayrıntıyı serebilirken bazende sizin hayal gücünüze bırakır. Her parçasında ayrı bir soluk ayrı bir heyecan vardır. Bütünü görmek için benimde yaptığım gibi tek nefeste okuyup sonunu görmek istersiniz. Sebahattin Ali okudukça ne demek istediğinizi anlayacaksınız.

Kürk Mantolu Madonna gibi üzerimde garip bir etki bırakamasa da  Kuyucak’lı Yusuf’ta oldukça güzel bir hikaye ve mutlaka okunması gereken hikayeler arasında. Zaten Meb’de 100 temel eser arasına koymuş kitabı.

Devamını Oku

Daha – Hakan Günday

45 gün sonra yeniden merhabalar arkadaşlar. Yoğun oku temposu ve yarı yıl tatilinde internetimin olmamasından dolayı uzun süredir yazamıyordum. Bu yazamama sürecini daha önce bir çok yazımda bahsettiğim Hakan Günday’ın Daha isimli harika kitabını tanıtarak bitirmek istiyorum. Bildiğiniz üzere kitap ilk çıktığında içeriği ile ilgili yayınlanan bazı parçaları okumuş ve açıkçası çıkacağı günü bekler olmuştum. Bu beklentimi ise Bumerang kitabın imzalı halini hediye ederek son vermişti.  Kitap elime geçtikten sonra uzun süre okuyamamıştım. Şöyle söyleyeyim  süreyi uzun tutmak büyük bir hataymış :)

daha

Öncelikle genel olarak bir tanım yapmam gerekirse kitap insan kaçakçılığından uyuşturucu bağımlılığına, Türkiye’den Afganistan’a ve oradan da ölümüne kadar inişli çıkışlı bir yaşam süren Gaza isminde bir çocuğun yaşadıkları ve düşüncelerini anlatıyor. Tabiri caizse bir psikolojik roman Daha.

9 yaşında babasının katil olduğunu öğrenen Gaza’nın insan kaçakçılığı yapan babasına yardım etmesiyle başlıyor hikayemiz. Oradan sonra Afganistan’da Yunanistan’a devam eden insan kaçakçılığı sürecinde Gaza’nın hayatına giren çıkanlar ve bu sürecin Gaza’yı sürüklediği psikolojik bunalım, Gaza’nın kendisiyle yüzleşme çabası ve topluma adaptasyon süreciyle devam ediyor.  9 yaşındaki bir çocuğu insanların her hareketini anlayabilecek ve anlatabilecek hatta ona insanların kullanma klavuzunu yazdırabilecek kadar sıkıntılı bir yaşam.

Psikolojik kitaplar benim için betimlemesi zor olan kitaplardır. Baştan sona insanın kendisiyle konuşması, düşünmesi ve ölümü bile sorgulaması. Bir insanın yaşamında hayal bile edemeyeceği yollardan geçmek ve geçmişi yüzünden kendinden vazgeçmek. Anlatmaya bir yerden başlamanın zor olması bir yana başladıktan sonra bırakacağın bir yerinde olmaması da büyük bir sorun. Öyle bir bütün ki okurken ara vermeye gönlü razı olmuyor insanın. Daha da tüm bunlardan ve daha fazlasından dolayı nasıl anlatacağımı bilemediğim kitap. Bu yüzden daha fazla saçmalamamak için bir kaç kesit paylaşmak istiyorum kitaptan.

“Sen doğmadan iki sene önce… Bir tekne vardı, hiç unutmam, adı Swing Köpo… Rahim diye bir itin teknesi… Neyse, yükledik malı… En az 40 kelle var. Biri de hasta. Nasıl öksürüyor, bir görsen! Bitmiş herif! Kim bilir kaç yaşında, belki yetmiş, belki seksen…”

Babam bir katil olmasaydı, ben de olmayacaktım…

“Neyine gerek lan senin, dedim hatta… Kaçmak, göçmek? Gideceğin yere gitsen ne olur? Ölmeye mi çekiyorsun bu kadar eziyeti? Neyse… Sonra Rahim dedi, sen de gel, dönüşte iki laf ederiz. Benim de işim yok o zamanlar, daha kamyonu almamışım…”

Babam bir katil olmasaydı, annem beni doğururken ölmeyecekti…

“Arada, kaçağa gidenlere bir el atıyorum… Hem işi öğreniyorum hem de üç beş yolumu buluyorum… İyi lan, dedim. Bindik, açıldık işte… Sakız’a varmaya az kala bir fırtına çıktı! Zaten Swing Köpo’nun kendini götürecek hali yok! Daha ne olduğunu anlamadan, göçtük suya…”

Babam bir katil olmasaydı, asla dokuz yaşıma basmayacak ve onunla o sofraya oturmayacaktım…

“Bir baktım, herkes bir tarafta, bağıran bağırana… Adam gelmiş çölden, ne bilsin yüzmeyi! Böyle bir görünüyorlar, sonra yok! Taş gibi batıyor hepsi! Boğulup gidiyorlar… Bir ara Rahim’i gördüm, alnı kan içinde… Vurmuş kafayı teknede bir yere… Dalgaları bir gör, duvar gibi! Üstüne üstüne geliyor insanın! Sonra bir baktım, Rahim de yok…”

Babam bir katil olmasaydı, ne o bana bu hikâyeyi anlatacaktı, ne de ben onu dinleyecektim…

“Yüzeceğim de, ne tarafa gideyim, diyorum… Gecenin bir körü! Bayağı bir uğraştım… Ama yok, kafayı suyun üstünde tutmak bile mesele… Bir dalıp bir çıkıyorum… Dedim, oğlum Ahad, hayat buraya kadar! Gittin, gidiyorsun… Sonra birden, böyle, iki dalga arasında, beyaz bir şey gördüm… Üstünde de bir karaltı var…”

Babam bir katil olmasaydı, onun bir katil olduğunu hiç öğrenmeyecektim…

“Bir baktım, o hasta herif… Hani o bitik herif vardı ya… Bulmuş bir cansimidi, tutunmuş gidiyor… Nasıl yüzdüm, bilmiyorum… Ama sonunda vardım adamın yanına… Tuttum simidi, çektim elinden… Baktı bana… Uzandı böyle… İttim ben de… Boğazından tutup… Sonra da bir dalga geldi götürdü zaten…”

Ama babam bir katildi ve hepsi oldu…

O gece babam öyle ağır ağır anlattı ki hikâyesini, dudaklarının arasından kesik kesik çıkan o sessizlikler gibi karıştı aramıza kelimeleri. Hatta bu yüzden hafızama çivilenmeyip de vidalandılar. Döne döne saplandılar aklıma. Ya da aklımdan geriye ne kaldıysa ona… Şimdi düşünüyorum da, babam bir katil olmasaydı eğer, babam da olamayacaktı belki. Çünkü bana sadece bir katil babalık edebilirdi. Onu da zaman gösterdi…

Bir daha hiç bahsetmedi cinayetinden. Gerek de yoktu zaten. Kaç kez itiraf edilir ki aynı günah aynı insana? Bir kez duysan, yeter. Sofradan yavaşça kalkıp yatağa gitmek ve uzansan bile gözlerinin dimdik ayakta kalması için…

Neden şimdi, diye düşündüğümü hatırlıyorum o gece. Neden şimdi anlattı? Kendine mi yoksa bana mı anlattı? Belki de dokuz yaşındaki oğluna verip verebileceği tek hayat dersi buydu. Elindeki tek hayati bilgi. Tek gerçek hayat dersi: Hayatta kal! O dersten çıkardığım dersi de hatırlıyorum: Ama hayatta nasıl kaldığını kimseye anlatma… Kimse anlatmasın nereden geldiğini, diye ağladığımı hatırlıyorum. Kimse anlatmasın aldığı nefesleri kimlerden çaldığını. Dokuz yaşındaydım. Bilemezdim… Nasıl hayatta kalındığını anlatmak için hayatta kalındığını… Sonra bir ara, babamın o yaşlı adamı boğazından tutup ittiği anı hayal ettiğimi hatırlıyorum. Babamdaki âdemelmasından o adamda da vardır, diye düşündüğümü… Ve o yumru babamın eline gelmiş midir, diye sessizce kendime sorduğumu… Babamın avucunda bir iz bırakmış mıdır o yaşlı adamın âdemelması? Yanağımı okşadığında bana da bulaşır mı? Sonra da uyuduğumu hatırlıyorum. Sonra da uyandığımı… Sonra da, bana hazırladığı o kahvaltıyı ve o tokadı ve o emri.

Bir dilim ekmek…

“Ne anladın dün anlattıklarımdan?”
“Ya sen ölecekmişsin ya da o adam…”
İki dilim peynir…
“Aferin… Söyle bakalım… Sen olsan ne yapardın?”
“Belki o cansimidi ikinize de yeterdi…”
Bir tokat…
“Ye hadi, bakma suratıma öyle! Sil o gözlerini de…”
“Peki baba.”
Bir yumurta…
“Ben olmasam sen de yoktun, anlıyor musun?”
“Evet baba.”
Üç zeytin…
“İyi… Bunu hiç unutma! Şimdi söyle, sen olsan ne yapardın?”
“Ben de senin gibi yapardım baba.”
Biraz tereyağı…
“Ben bu hayatta ne yaptıysam, hepsi senin için.”
“Sağ ol baba.”
Bir emir…
“Madem artık bu işin nasıl bir hayat kavgası olduğunu öğrendin, bugün sen de benimle geleceksin!”
“Olur baba.”

Meğer babam bir çırak arıyormuş kendine. Eti de, kemiği de, iliği de ona ait bir çırak. Kazancını bir yabancıyla paylaşmamak için, suç ortağı olmak istiyormuş oğluyla.

“Geleceksin!” dedi, gittim. Ben o yaz, karnemi alır almaz, bir insan kaçakçısı oldum. Dokuz yaşında… Pek farkı yoktu aslında. Bir insan kaçakçısının oğlu olmaktan…

Şimdi düşünüyorum da, belki de sarhoştu o hikâyeyi anlattığında. Sonra da anlata anlata ayılınca, anlamıştı artık çok geç olduğunu… Belki de kötülüğü ağır basan bir vicdan topalıydı babam, hepsi bu. Belki de kendi babası yüzünden böyle olmuştu. O da kendi babası yüzünden… O da kendi babası yüzünden… O da kendi babası yüzünden… Sonuçta hepimiz hayatta kalanların çocukları değil miydik? Savaşlar, depremler, kuraklıklar, katliamlar, salgınlar, işgaller, kavgalar ve felaketlerden sağ çıkanların çocukları… Dolandırıcıların, hırsızların, katillerin, yalancıların, muhbirlerin, hainlerin, batan bir gemiden ilk kaçanların ve de başkalarının ellerindeki cansimitlerini söküp alanların çocukları… Sağ kalmayı bilmiş olanların… Sağ kalmak için her şeyi, ama her şeyi göze almış olanların… Bugün hayattaysak eğer, soyağacımızdan birileri “Ya o ya ben!” dediği için değil miydi? Belki de kötülüğün ağır basması bile değildi bu. Doğal olandı… Sadece bize çirkin geliyordu, o kadar… Ama doğada çirkinlik diye bir şey yoktu… Güzellik de… Gökkuşağı sadece gökkuşağıydı ve hiçbir doğa bilimleri kitabında altından geçilebileceğine ilişkin bir bilgi yoktu.

Sonuçta, beni de bu hayata iki ceset taşıdı: Biri yaşama, diğeri yaşatma isteği… Birini babam, diğerini annem istedi… Ve yaşadım ben de… Başka çarem var mıydı? Mutlaka… Ama kim bilir, belki de hayat fiziği böyle işliyor ve bir yerlerde şöyle yazıyordur:

Hayat Fiziğine Giriş :01 Her doğum, en az iki ölüm eder. Biri yaşamak, diğeri yaşatmak isteğine bağlı iki ölüm.
Ancak hayata gelenin, hayatta kalması için, o ölümler sayesinde nefes aldığından habersiz olarak yaşaması gerekir.
Aksi takdirde, söz konusu kişi bir savaştan ibaret olur ve her gün içinden ölü çıkar.
Evet, belki benim adım Gazâ…
Ama hiçbir zaman intihar etmeyi düşünmedim.
Sadece bir ara… Hissettim.

Devamını Oku

Uzun Hikaye – Mustafa Kutlu

uzun-hikaye-mustafa-kutlu

Daha önceki yazımda belirttiğim Osman Sınav imzasıyla sinemaya da uyarlanan Uzun Hikaye‘yi bitirmiş bulunuyorum. Adı Uzun Hikaye ama kendisi çok kısa. Sadece 124 sayfa. 124 sayfalık bu kitaba yaklaşık olarak 2 hafta önce başlamıştım. İlk okumamda yarısına kadar gelmiştim. Bir otobüs yolculuğuydu. Ankara’ya gidiyordum. İlk 60 sayfalık kısmı çok hoşuma gitmişti. Devamını da Düzce dönüşünde mutlaka bitirecektim ancak kitabı valizimin içine koymam dolayısıyla bu planım sekteye uğradı :) Aradan geçen iki haftalık sürede devamını okuma fırsatı bulamamıştım ancak geçen perşembe günü dersimin birisinden erken çıkmam dolayısıyla iki ders arasında ufak bir boşluk yakaladım. 40 sayfada orada okudum. Derse girerken 104. sayfadaydım. Dersime girip çıktım ve yurda doğru yola çıktım. Otobüs ile yaptığım yarım saatlik yolculukta kalan 20 sayfa için yetti de arttı bile.

Son sayfalarını okuduğum otobüs yolculuğu sırasında son kez kapıldım kitabın sürükleyici hikayesine. Vardır ya bazı kitaplar, sakinleştirici etkisi yapar, okurken huzur bulursunuz. Bu kitapta öyleydi işte. Son sayfayı da okuduktan sonra başımı cama yasladım otobüste. Şimdi ne olduğunu hatırlamasam da muhtemelen kitap ve kitap ile ilgili yazımı nasıl yazacağım ile ilgili düşündüm. Kitap o kadar huzur vericiydi ki o an onlarca farklı senaryo yazsam da kafamda hiç birisini şu anda hatırlamıyorum mesela. Otobüsün kapısı açılınca vuran rüzgar ile birlikte ayılmam, kafamdaki o güzel düşüncelerin dağılması ve huzurlu düş dünyamdan ayrılmam bir oldu. Fiziken bulunduğu ortamdan ayrılmak isteyenler için harika bir kitap Uzun Hikaye ve bu adı uzun kendi kısa hikayeyi mutlaka okumanızı tavsiye ederim.

Biraz da kitaptan bahset be hep kendini ve kafandakileri anlatıyorsun diyenler sesinizi duyuyor gibiyim. Kızmayın kitap ile ilgilide bir kaç cümlem var. Başlıkta da belirttiğim gibi kitap Mustafa Kutlu‘ya ait. Hikayemiz Bulgar Ali‘nin oğlu Mustafa ile birlikte anadolunun kasabalarında yaptıkları yolculuklar anlatılıyor. Bu yolculuklar sırasında Mustafa’nın aşkları, arkadaşlıkları ve ardında bıraktıları. Sonradan sosyalist lakabı alan ve çok sevipte kaçırdığı eşini kaybeden Ali’nin olaylar karşısındaki mağrur duruşu. Sanırım bu hikayeyi özetlemek için kullanabileceğim bir kaç cümleden ikisi bunlar.

Aslında bu kısmı yazarken epey zorlandım. Bir kaç defa paragrafı sildim ama en mantıklı yazabildiğim en mantıklı paragraf bu hali oldu. Yazı sonlarında genelde tıkanıyorum ne yapayım :) Alıştırmışlar sonu bir yere bağlanan hikayelere benim yazdıklarım bağlanmayınca eksik hissediyorum. Ama olsun sonunu bağlayacağım diye uyduruk bir şeyler yazmak pek bana göre değil.

Devamını Oku

Dede Korkut Kitabı – Muharrem Ergin

Dede-Korkut-Kitabi-Muharrem-Ergin

Tam tarihini hatırlamamakla birlikte bir kaç gün önce elektrikler kesildiğinde can sıkıntısından kitaplarımı kurcalıyordum neler var elimde diye. Kurcalarken çarptı gözüme. Belki de kitap okumayla az çok ilgisi olan herkesin eline geçmiş bir kitap. Prof. Dr. Muharrem Ergin”in Boğaziçi yayınlarından çıkan kitabı. Dede Korkut Kitabı.

Parça parça hikayelerinin bir çoğunu bilsem de kitabın kendisini baştan sonra hiç okumamıştım. Dedim ya elektrikler yok bu sefer önsözünden girdim kitaba. Normalde önsözlerden fazlaca sıkılan bir insanım. Ancak bu sefer diğerlerinden farklı olarak önsöz okumak kitabı, anlattıklarını, ve yazarın kitap hakkındaki düşüncelerini anlamam için çok hoş oldu.

Kitap kısa kısa hikayelerden oluştuğundan ve bu hikayelerin bir çoğunu okumasak ta kulaktan duyma bildiğimizden dolayı kitabın içeriği hakkında yazmayacağım ama okumamış olan varsa önerim şudur ki; kitabı sessiz bir ortamda, yüksek sesle, imla kurallarına uyarak okuyun. Okurken karşınıza birisini alı kitabı ona okuyabilirsiniz ki ben öyle yaptım. Yazımı itibariyle şiir okuyormuş gibi hissedeceksiniz ki karşınızda birisi olunca da bu duygu daha yoğun oluyor gibi.

Son olarak ise kitabın önsöz kısmında bir paragraf vardı. Onu sizlerle paylaşıp yazıya son vereceğim. Kitabı okurken o paragrafta yazılana hak veriyorsunuz. En azından ben öyle yaptım.

Dede Korkut Kitabı Türk çocuklarının ruh ve kafa yapısını tek başına sağlam tutacak kudrette ve karakterde bir eserdir. Bu kitabı okuyan ve hazmeden bir Türk’ün kolay kolay yolunu şaşırmayacağı emniyetle söylenebilir. her Türk’ün evinde bulunması lazım gelen bir aziz ve yüce kitabın milli kültürün ruhlara sindirilmesinde açacağı çığır milletimizin geleceği için büyük bir teminattır.

Devamını Oku

Bir Bilim Adamının Romani (Mustafa İnan) – Oğuz Atay

mustafa-inan-bir-bilim-adamınin-romani

On altı günün ardından isimli yazımda fiyatı yüzünden almayı ertelediğimi söylediğim ve boş bir zamanıma denk getirerek yavaşça ve sindirerek okumayı düşündüğüm Oğuz Atay’a ait Bir Bilim Adamının Romanı isimli Mustafa İnan biyografisini bir arkadaşımın mülakatlarda işine yarar mutlaka zaman kaybetmeden oku çağrısı sebebiyle planladığımdan daha erken ve çok daha kısa bir süre içinde okumuş bulunuyorum arkadaşlar.

Arkadaşlarımdan ve diğer okurlardan duyduğum yorumlara göre oldukça güzel olduğu önceden bildiğim kitap itiraf etmeliyim ki hızlıca ve hatta belkide hakkını veremeden okumuş olmama rağmen beklentilerimin oldukça üstünde çıktı. Mustafa İnan’ın hayatını yazmak için uğraşan bir profesörün ağzından anlatılan hikaye şeklinde yazılan kitap bir çok klasikte yada bestseller kitapta bulamayacağınız kadar sürükleyici. İyi bir okuyucunun baştan sonra bir çırpıda okuyabileceğini düşünüyorum ki kitap okuma alışkanlığı çok eskilere dayanmayan ben bile kitabı Konya’ya olan tren yolculuklarım sırasında bitirdim.

Dede korkut kitabı için Fuat Köprülü’nün oldukça güzel bir söz vardır;”Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, dede Korkutu öbür gözen koysanız, yine Dede Korkut ağır basar.” Bir Bilim Adamının Romanını bitirdiğimde aklıma gelen ilk söz buydu. Hemen uyarladım kendimce sözü; “Bütün kişisel gelişim kitaplarını terazinin bir gözüne, Bir Bilim Adamının Romanı’nı öbür göze koysanız Bir Bilim Adamının Romanı ağır basar.” Hem okuma alışkanlığım yeni sayılır deyip hemde böyle büyük bir söz yazdığım için kızmayın bana arkadaşlar. Belki eskilerden bir okuyucu değilim ama bu kitap bana göre bulabileceğiniz hiç bir kişisel gelişim kitabıyla kıyaslanamayacağı gibi yazılmış biyografiler içinde de oldukça iyi bir yerde. Bir kere kimseye boş vaatlerde bulunuyor yada boş umutlar verip insanın kendini kandırmasına neden olmuyor. Amacı kişisel gelişim olmasa da kitap dikkatli gözler için yada benim gibi kendine hayatta henüz bir yol belirleyemeyenler için oldukça faydalı. Kitabı okuduktan sonra cevabını veremediğim versemde yeterince dürüst yada net olamadığım bir çok sorumu yanıtlamış oldum. Ve belkide kitaptan etkilendiğim için yüksek lisans başvuru işini daha ciddiye alıp kendim için gerçek bir hedef olarak belirledim. Nihayetinde belki on yıldır yürekten istediğim ama meslek liselerinin katsayı zıkkımları sebebiyle zamanında yerleşemediğim mühendislik bölümünde yüksek lisans kazandım. Düzce Üniversitesi Elektrik-Elektronik ve Bilgisayar Mühendisliği. Bir öğretmenlik mezunu için hiçte fena değil :)

Velhasıl kelam arkadaşlar bu kitabı zaman kaybetmeden okumanızı öneriyorum. Ve inanıyorum ki kitabı bitirdikten sonra iyi ki okumuşum diyeceksiniz. Bu arada bu kitabı bitirdikten sonra Sebahattin Ali’ye ait Kürk Mantolu Madonna’yıda bitirdim. Onunla ilgili yazımıda 1-2 gün içinde yazmış olurum. Kendinize iyi bakın görüşmek dileğiyle

Devamını Oku